1 ... 84 85 86 87 88 89 90 91 ... 169

İSLÂm prensipleri ansiklopediSİ - səhifə 88

səhifə88/169
tarix15.01.2018
ölçüsü13.72 Mb.

2094-

“Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm’ın en büyük ebedî ve yü­zer delail-i mübüvveti cami’ ve kırk vecihle i’cazı isbat edilmiş bir mu’cizesi dahi Kur’an-ı Hakîm’dir.

Eğer denilse: İ’caz-ı Kur’an belagattadır. Halbuki umum tabakatın hak­ları var ki, i’cazında hisseleri bulunsun. Halbuki belagattaki i’cazı, binde an­cak bir muhak­kik âlim anlıyabilir?

Elcevab: Kur’an-ı Hakîm’in her tabakaya karşı bir nevi i’cazı vardır. Ve bir tarzda, i’cazının vücudunu ihsan eder. Meselâ: Ehl-i belagat ve fesahat tabakasına karşı hârikulâde belagattaki i’cazını gösterir. Ve ehl-i şiir ve hita­bet tabakasına karşı; garib, güzel, yüksek üslub-u bedîin i’cazını gösterir. O üslub herkesin hoşuna gittiği halde, kimse taklid edemiyor. Mürur-u zaman o üslubu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensur bir nazımdır ki; hem âlî, hem tatlı­dır. Hem kâhinler ve gaibden ha­ber verenler tabakasına karşı hârikulâde ihbarat-ı gaybiyedeki i’cazını göste­rir. Ve ehl-i tarih ve hâdisat-ı âlem üleması tabakasına karşı, Kur’an’daki ihbarat ve hâdisat-ı ümem-i salife ve ahval ve vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i’cazını gösterir. Ve içtimaiyat-ı beşeriye üleması ve ehl-i si­yaset tabakasına karşı Kur’anın desatir-i kudsiyesindeki i’cazını gösterir. Evet o Kur’andan çıkan Şeriat-ı Kübra, o sırr-ı i’cazı gösterir. Hem maarif-i İla­hiye ve hakaik-ı kevniyede tevaggul eden tabakaya karşı, Kur’andaki hakaik-ı kudsiye-i İla­hiye’deki i’cazı gösterir ve i’cazın vücudunu ihsas eder. Ve ehl-i tarikat ve velayete karşı, Kur’an bir deniz gibi daima temevvücde olan âyâtının esrarındaki i’cazını gösterir ve hakeza... Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar,i’cazını gösterir. Hatta yalnız kulağı bulunan ve bir de­rece mana fehmeden avam tabakasına karşı, Kur’anın okunmasıyla başka kitablara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder. Ve o ami der ki: Ya bu Kur’an bütün dinlediğimiz kitabların aşağısındadır. Bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhaldir. Öyle ise, bütün işiti­len kitabların fevkindedir. Öyle ise, mu’cizedir.” (M.181)

2095-

Muhtelif vecihlerde i’cazı bulunan Kur’anın bir benzerinin geti­rilmemesi de Kur’anın semavîliğinin ve mu’cizeliğinin isbatı olduğunu beyan eden Bediüzzaman Hazretleri şu izahatı veriyor:

“Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın zamanında sihrin revacı olduğundan, mühim mu’cizatı ona benzer bir tarzda geldiği ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın zamanında ilm-i tıb revaçta olduğundan mu’cizatının galibi o cinsten geldiği gibi, Resul-i Ek­rem Aleyhissalatü Vesselâm’ın dahi zama­nında Ceziret-ül Arab’da en ziyade revacda dört şey idi:

Birincisi: Belagat ve fesahat.

İkincisi: Şiir ve hitabet.

Üçüncüsü: Kâhinlik ve gaibden haber vermek.

Dördüncüsü: Hâdisat-ı maziyeyi ve vakıat-ı kevniyeyi bilmek idi.

İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan geldiği zaman, bu dört nevi malumat sa­hiplerine karşı meydan okudu:

Başta ehl-i belagata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur’anı dinlediler. İkincisi, ehl-i şiir ve hitabet yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyliyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altun ile yazı­lan en güzel şiirlerini ve Kâ’be duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur “Muallakat-ı seb’a”larını in­dirtti, kıymetten düşürdü.

Hem gaibden haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haber­lerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hatime çek­tirdi.

Hem ümem-i salifenin vekayiine ve hâdisat-ı âlemin ahvaline vâkıf olan­ları hurafattan ve yalandan kurtarıp, hakiki hâdisat-ı maziyeyi ve nurlu olan vekayi-i âlemi onlara ders verdi.

İşte bu dört tabaka, Kur’ana karşı kemal-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit birtek sureyle mua­razaya kalkışamadı­lar.

Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse muaraza edemedi ve muaraza ka­bil de­ğildir?

Elcevab: Eğer muaraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. Çünki muarazaya ihtiyaç şedid idi. Zira dinleri, malları, canları, iyalleri tehli­keye düşüyor. Muaraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muaraza mümkün ol­saydı, herhalde muaraza edecektiler. Eğer muaraza edilseydi, muaraza tarafdarları kâfirler, münafıklar çok, hem pek çok olduğundan herhalde mu­arazaya tarafdar çıkıp iltizam ederek, herkese neşredeceklerdi. Nasılki İslâmiyetin aleyhinde herşey’i neşretmişler.-Eğer neşret­seydiler ve muaraza olsaydı; her halde tarihlere, kitaplara şa’şaalı bir surette geçe­cekti. İşte mey­danda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde Müseylime-i Kezzab’ın birkaç fık­rasından başka yoktur. Halbuki Kur’an-ı Hakîm, yirmiüç sene mütemadi­yen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu. Ve der idi ki:

“Şu Kur’an’ın, Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gös­teriniz. Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zat ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip ol­sun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; birtek zat olmasın, bütün âlimleriniz, beliğle­riniz toplansın, birbirine yardım etsin, hatta güvendiğiniz âliheleriniz size yardım et­sin. Haydi bununla da yapamıyacaksınız; eskiden yazılmış beliğ eserlerden de isti­fade edip, hatta gelecekleri de yardıma çağı­rıp, Kur’an’ın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur’anın mecmuuna olmasın da, yalnız on suresi­nin nazirini getiriniz. Haydi on suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire geti­remiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız nazmına ve belagatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, birtek suresi­nin nazi­rini getiriniz. Haydi sure uzun olmasın, kısa bir sure olsun nazirini getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecek­tir..!

İşte, sekiz tabakada, ilzam suretinde, Kur’an-ı Hakîm yirmiüç senede de­ğil, belki bin üçyüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor. Halbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyalini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyar ederek, en kolay ve en kısa olan mu­araza yolunu terkettiler. Demek muaraza yolu mümkün değildi. İşte hiçbir akıl, hususan o za­manda Ceziret-ül Arab’daki adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar; birtek edibleri, Kur’anın birtek suresine nazire yapıp Kur’an’ın hücumundan kurtulmasını te’min ederek, kısa ve kolay yolu terkedip can, mal, iyalini tehlikeye atıp en müşkilatlı yola sülûk eder mi?

Elhasıl: Meşhur Câhız’ın dediği gibi: “Muaraza-i bilhuruf mümkün ol­madı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.” (M. 184- 186) (Bak: Muallakat-ı Seb’a)

2096-

“Kur’an baştan aşağıya kadar, nazil olduğu hey’et üzerine bakidir. Bu ka­dar Kur’anı taklid etmeye müştak olan dostlar ve mütehacim düşman­lara rağmen, şimdiye kadar Kur’anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misali gösterilmiştir. Evet Kur’an, milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur’an, ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir; öyle ise hepsinin fevkindedir. öyle ise Allah’ın kelâmıdır.” (İ.İ. 34)

2097-

“Bir şeyin hakikatını, tam olarak ancak o şeyi yapan bilir” hük­müne bi­naen, kâinatı da bütün madde ve manasıyla bilen, ancak onu icad eden zattır. Bina­enaleyh, Hâlik-ı Kâinat’ın kelâmı olan ve kâinat hakaikını ders veren ve kâinatı bü­tün hikmet ve gayeleriyle ihata eden Kur’ana, ilm-i beşerin nazire yapması da mu­haldir.

“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın en yüksek derece-i i’cazına bakmak ister­sen, şu temsil dürbiniyle bak: Şöyle ki:

Gayet büyük ve garib ve gayetle yayılmış acib bir ağaç farzedelim ki, o ağaç ge­niş bir perde-i gayb altında bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmış­tır. Malumdur ki, bir ağacın, insanın azaları gibi onun dalları, meyveleri, yap­rakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüb, bir müvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte hiç görülmiyen -ve hâlâ görünmüyor- o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir azasına mukabil bir resim çekse, bir hudud çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüble bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde ve müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimat ile doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-aşina nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi hakikat-ı mümkinata dair ki o hakikat, dünyanın ibtidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve arş­tan ferşe zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatın hakikatına dair beya­nat-ı Kur’aniye, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikleri ni­hayet-i tahkikinde Kur’anın tasvirine “Mâşâallah, Bârekallah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muamma-yı hilkati keşf ve fet­heden yalnız sensin ey Kur’an-ı Kerim!” demişler.

|«V²2«ž²~ ­u«C«W²7~ ¬y±V¬7«— temsilde kusur yok. Esma ve sıfât-ı İlahiye ve şuun ve ef’al-i Rabbaniye, bir şecere-i tuba-i nur hükmünde temsil edilmekle; o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyası, gayr-ı mütenahi feza-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı (8:24) ¬y¬A²V«5«— ¬š²h«W²7~ «w²[«" ­ÄY­E««YÅX7~«— ¬±`«E²7~ ­s¬7_«4 hududundan tut, ta (7:54) ¯•_Å<«~ ¬}ÅB¬, |¬4 ¬Œ²‡«ž²~«— ¬€~«Y«WÅK7~«s«V«' (39:67) ¬y¬X[¬W«[¬" °€_Å<¬Y²O«8 ­€~«Y«WÅK7~«— hududuna ka­dar intişar etmiş o hakikat-ı nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyvele­riyle o kadar tenasüble birbirine uygun, birbi­rine lâyık, birbirini kırmayacak, birbiri­nin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmiyecek bir surette o hakaik-i esma ve sıfatı ve şuun ve ef’ali be­yan eder ki, bütün ehl-i keşf ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelan eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’aniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.

Meselâ: Bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve bu­daklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüb gözetilerek tas­vir eder ve o derece bir müvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâ­miyet’in erkânı hamsesi aralarında ve o er­kânın ta en ince teferruatı, en kü­çük âdâbı ve en uzak gayatı ve en derin hikemiyatı ve en cüz’î semeratına va­rıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenasüb ve ke­mal-i munasebet ve tam bir müvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’an-ı Cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rumuzundan çıkan şeriat-ı kübra-yı İslâmiyenin kemal-i intizamı ve müvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerhedilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir bürhan-ı kat’ıdır.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’aniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir üm­minin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhite istinad ediyor ve cemi’ eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir zatın kelâmıdır. Âmenna...” (S. 434-436) (Bak: Cezalet)

2098-

“Eğer denilse: Bazı muhakkik ülema demişler ki: “Kur’an’ın bir suresine değil; birtek âyetine, hatta birtek cümlesine, hatta birtek kelimesine muaraza edil­mez ve edilmemiş.” Bu sözler mübalağa görünüyor ve akıl ka­bul etmiyor. Çünki beşerin sözlerinde Kur’an cümlelerine benziyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir?

Elcevab: İ’caz-ı Kur’anda iki mezheb var:

Mezheb-i ekser ve racih odur ki; Kur’andaki letaif-i belagat ve mezaya-yı meani, kudret-i beşerin fevkindedir.

İkinci mercuh mezheb odur ki: Kur’anın bir suresine muaraza, kudret-i beşer dahilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu’cize_i Ahmediye (A.S.M.) olarak men’etmiş. Nasılki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu’cize olarak bir Nebi dese ki: “Sen kalkamıyacaksın!” O da kalkamazsa, mu’cize olur. Şu mezheb-i mercuha” Sarfe Mezhebi” denilir. Yani Cenab-ı Hak cin ve insi men’etmiş ki, Kur’anın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men’etmeseydi, cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte şu mezhebe göre, “Bir kelimesine de muaraza edilmez” diyen ülemanın sözleri hakikattır. Çünki madem Cenab-ı Hak, i’caz için onları men’etmiş; muara­zaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; izn-i İlahî olmazsa, kelimeyi çıkara­mazlar.

Amma mezheb-i racih ve ekser olan mezheb-i evvele göre dahi, o ülemanın beyan ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki:

Kur’an-ı Hakîm’in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir ke­lime, on yere bakar; onda, on nükte-i belagat, on münasebet bulunuyor. Nasılki İşarat-ül İ’caz namındaki tefsirde, Fatiha’nın bazı cümleleri içinde ve (2:1,2) ¬y[¬4 «`²<«¬‡ «ž ­_«B¬U²7~ «t¬7†  v7³~ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümuneleri göstermi­şiz. Meselâ: Nasılki münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek, bütün o duvarı nukuşuyla bilmeye mütevak­kıftır. Hem nasılki, insanın başındaki gözbebeğini ye­rinde yerleştirmek, bü­tün cesedin münasebatını ve vezaif-i acibesini ve gözün o vezaife karşı vazi­yetini bilmekle oluyor. Öyle de: Ehl-i hakikatın çok ileri giden bir kısmı, Kur’anın kelimatında pek çok münasebatı ve sair âyetlere, cümlelere bakan vücuhları, alâkaları göstermişler. Hususan ülema-i ilm-i huruf daha ileri gi­dip, bir harf-i Kur’anda, bir sahife kadar esrarı, ehline beyan ederek isbat etmişler. Hem madem Hâlik-ı Külli Şey’in kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrardan müteşekkil bir cesed-i ma­nevîye kalb ve bir şecere-i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir.)

İşte insanın sözlerinde, Kur’anın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyet­ler bulunabilir. Fakat Kur’an’da, çok münasebat gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.” (M.186)

2099-

“Kur’anın, bütün kelimat-ı İlahiye içinde cihet-i ulviyetini ve bü­tün ke­lâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsile bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitabı vardır.

Birisi; adi bir raiyyet ile cüz’î bir iş için, hususi bir hacete dair, has bir te­lefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat-ı uzma ünvanıyla ve hilafet-i kübra na­mıyla ve hâki­miyet-i amme haysiyetiyle evamirini etrafa neşir ve teşhir mak­sadıyla bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini iz­har eden ulvi bir fermanla mükâlemedir.

İkinci Temsil: Bir adam, elinde bir ayineyi güneşe karşı tutar. O ayine mikdarınca bir ışık ve yedi rengi cami bir ziya alır. O nisbetle Güneşle münasebetdar olur, sohbet eder ve o ışıklı ayineyi, karanlıklı hanesine veya dam al­tındaki bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o ayinenin kabili­yeti mikdarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hanesinden veya bağının damından ge­niş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakiki güneşin daimî ziya­sıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hal ile böyle minnetdarane bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdarı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi ve bahçeci­ğimi ısındırdın, ışıklandırdın.” Halbuki; ayine sahibi böyle diyemez. O kayıt altın­daki güneşin aksi ise, âsârı mahduddur, o kayda göredir...

İşte bu iki temsilin dürbünüyle Kur’ana bak, ta ki i’cazını göresin ve kudsiyetini anlıyasın. İşte bir padişahın saltanat-ı uzması haysiyetiyle çıkan fermanı, adi bir adamla cüz’î bir mukalemesinden ne kadar yüksek ve âlî ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifade, ayinedeki aksinin cilvesinden istifade­den ne derece çok ve faik ise; Kur’an-ı Azimüşşan dahi, o nisbette bütün kelâmların ve hep kitabların fevkin­dedir.

Kur’andan sonra ikinci derecede Kütüb-ü Mukaddese ve Suhuf-u Semaviyenin dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur’andan tereşşuh etmiyen bütün güzel sözleri toplansa; yine Kur’anın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez.” (S.133-135)

2100-

“Hem üslub-u Kur’anîde öyle bir cezalet ve selaset ve fıtrîlik var ki: Güya Kur’an bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur’an, kâinat kitabının kıratıdır ve nizamatının tilaveti­dir ve Nakkaş-ı Ezelî’sinin şuunatını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezalet-i beyaniyeyi görmek istersen, hüşyar ve müdakkik bir kalb ile, Sure-i Amme ve (3:26) ¬t²V­W²7~ ­t¬7_«8 Åv­Z±V7~ ¬u­5 âyetleri gibi fermanları dinle! ...” (L.128)

2101-

Kur’anın mezayasının biri de fezlekeleridir:

“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, âyetlerinin hatimelerinde galiben bazı fezle­keleri zikreder ki, o fezlekeler, ya Esma-i Hüsnayı veya manalarını tazam­mun ediyor ve­yahut aklı tefekküre sevketmek için akla havale eder veyahut makasıd-ı Kur’aniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin te’kid ve te’yidi için fezlekeler yapar.” (S. 415)

2102-

Evet “Kur’an, beşerin nazarına san’at-ı İlahiyenin mensucatını açar, gös­terir. Sonra, fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Birincisinin misallerinden meselâ: (10:31,32)

²w«8«— «‡_«M²"«ž²~«— «p²WÅK7~ ­t¬V²W«< ²wÅ8«~ ¬Œ²‡«ž²~«— ¬š_«WÅK7~ «w¬8 ²v­U­5­ˆ²h«< ²w«8 ²u­5

«–Y­7Y­T«[«K«4 «h²8«ž²~­h¬±"«f­< ²w«8«—¬±|«E²7~«w¬8 ¬}¬±[«W²7~­‚¬h²F­<«— ¬a¬±[«W²7~ «w¬8 Å|«E²7~ ­‚¬h²F­<

Çs«E²7~ ²v­UÇ"«‡ ­yÁV7~ ­v­U¬7´g«4  «–Y­TÅB«# «Ÿ«4«~ ²u­T«4 ­yÁV7~

İşte, başta der: “Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca sema ve zemini iki muti hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır.”

İkinci fıkrada der ki: “Sizin azalarınız içinde en kıymettar göz ve kulakla­rınızın maliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkandan aldınız? Bu latif kıymetdar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur. Bunları size vermiştir. Öyle ise, yalnız Rab odur, Mabud da o olabilir.”

Üçüncü fıkrada der: “Ölmüş yeri ihya edip yüzbinler ölmüş taifeleri ihya eden kimdir? Hak’tan başka ve bütün kâinatın Hâlikından başka şu işi kim yapabilir? El­bette o yapar, o ihya eder. Madem Hak’tır, hukuku zayi etmiyecektir. Sizi bir mah­keme-i kübraya gönderecektir. Yeri ihya ettiği gibi, sizi de ihya edecektir.”

Dördüncü fıkrada der: “Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi ke­mal-i in­tizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Ma­dem Allah’tan başka olamaz, koca kâinatı bütün ecramiyle gayet kolay idare eden kudret, o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mah­lukatı başka ellere bırakmaz. Demek ister istemez “Allah” diyeceksiniz.” İşte birinci ve dördüncü fıkra “Allah” der, ikinci fıkra “Rab” der, üçüncü fıkra “El Hak” der.

Çs«E²7~ ²v­UÇ"«‡ ­yÁV7~ ­v­U¬7´g«4 ne kadar mu’cizane düştüğünü anla. İşte Cenab-ı Hakk’ın azîm tasarrufatını, kudretinin mühim mensucatını zikreder. Sonra da o azîm âsârın, mensucatın destgâhı Çs«E²7~²v­UÇ"«‡ ­yÁV7~ ­v­U¬7´g«4 der. Yani “Hak” “Rab” “Allah” isimlerini zikretmekle o tasarrufat-ı azîmenin menbaını göste­rir.” (S.416)

2103-

“Kur’anın, mesail-i kevniyenin bazısında ibham ve icmali ise; irşadî bir lem’a-i i’cazdır. Ehl-i ilhadın tevehhüm ettikleri gibi, medar-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur değildir.

Eğer desen: Acaba neden Kur’an-ı Hakîm felsefenin mevcudattan bah­settiği gibi etmiyor. Bazı mesaili mücmel bırakır, bazısını nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i ammeyi rencide etmiyecek, fikr-i avamı taciz edip yormıyacak bir suret-i basitane-i zâhiranede söylüyor?

Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatın yolunu şaşırmış onun için... Hem geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki: Kur’an-ı Hakîm, şu kâinattan bahse­diyor; ta, zat ve sıfat ve esma-i İlahiyeyi bildirsin. Yani bu kitab-ı kâinatın maanisini anlattırıp, ta Hâlikını tanıttırsın. Demek mevcudata kendileri için değil, belki mucidleri için bakıyor. Hem umuma hitab ediyor. ilm-i hikmet ise, mevcudata mevcudat için bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitab ediyor. Öyle ise mademki Kur’an-ı Hakîm mevcudatı delil yapı­yor, bürhan yapıyor. Delil zahirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak ge­rektir. Hem madem ki Kur’an-ı Mürşid, bütün tabakat-ı beşere hitab eder. Kesretli tabaka ise, tabaka-i avamdır. Elbette irşad ister ki: Lü­zumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin ve mu­galatalara düşürmemek için zahirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki za­rarlı bir surette tağyir etmemektir.

Meselâ Güneşe der: “Döner bir siracdır, bir lambadır.” zira Güneşten Güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizamın mer­kezi olduğundan, intizam ve nizam ise Saniin ayine-i marifeti olduğundan bahsedi­yor. Evet der: (36:38) >¬h²D«# ­j²WÅ-«~ Güneş döner.” Bu döner tabiriyle; kış, yaz, gece, gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sanii ifham eder. İşte bu dönmek hakikatı ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama te’sir etmez.” (S.243)

2104-

“İki mühim suale karşı, iki mühim cevab:

Birincisi: Eğer desen: “Madem Kur’an, beşer için nazil olmuştur. Neden beşe­rin nazarında en mühim olan medeniyet hârikalarını tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafi bir ima ile, hafif bir işaretle, zaif bir ihtar ile ik­tifa ediyor?”

Elcevab: Çünki medeniyet-i beşeriye hârikalarının hakları, bahs-i Kur’anîde o kadar olabilir. Zira Kur’anın vazife-i asliyesi: Daire-i rububiyetin kemalat ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir.

Öyle ise, şu havarik-ı beşeriyenin o iki dairede hakları; yalnız bir zayıf remz, bir hafif işaret ancak, düşer. Çünki onlar, daire-i rububiyetten hakların isteseler, o vakit pek az hak alabilirler. Meselâ tayyare-i beşer (*) Kur’ana dese: “Bana bir hakk-ı ke­lâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o daire-i rububiyetin tayyareleri olan seyyarat, Arz, Kamer; Kur’an, namına diyecek­ler: “Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.” Eğer beşerin taht-el-bahir­leri âyât-ı Kur’aniyeden mevki isteseler; o dai­renin taht-el-bahirleri(yani bahr-ı muhit-i havaîde ve esir denizinde yüzen) zemin ve yıldızlar ona diye­cekler: “Yanımızda senin yerin, görünmiyecek derecede azdır.” Eğer elektri­ğin parlak, yıldız-misal lambaları, hakk-ı kelâm istiyerek âyetlere girmek iste­seler; o dairenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahablar ve gökyüzünü zinetlendiren yıldızlar ve misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyana girebilirsin.” Eğer havarik-ı medeniyet, dekaik-ı san’at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam taleb ederlerse, o vakit birtek sinek onlara: “Susunuz!” diye­cek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz’-i ihti­yariyle kesbedilen bütün ince san’atlar ve bütün nâzik cihazlar toplansa benim kü­çücük vücudumdaki ince san’at ve nazenin cihazlar kadar acib olamaz...

(22:73) ­y«7 ~Y­Q«W«B²%~ ¬Y«7«— _®"_«"­† ~Y­T­V²F«< ²w«7 ¬yÁV7~ ¬–—­… ²w¬8 «–Y­2²f«# «w<¬gÅ7~ Å–¬~ ilâ âhir... âyeti sizi susturur.”

2105-

Eğer o hârikalar, daire-i ubudiyete gidip, o daireden haklarını is­terlerse; o zaman o daireden şöyle bir cevab alırlar ki: “Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünki proğramımız bu­dur ki: Dünya bir misafir­hanedir. insan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir. Halbuki siz ekseriyet itibariyle şu fani dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i na­zarında ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyle ise hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubudiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymetdar bir iba­det olan sırf menfaat-ı ibadullah için ve menafi-i umu­miye ve istirahat-ı ammeye ve hayat-ı içtimaiyenin kemaline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san’atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içi­nizde varsa; o hassas zatlara şu remz ve işarat-ı Kur’aniye-sa’ye teşvik ve san’atlarını takdir etmek için-elhak kâfi ve vâfidir.”



Dostları ilə paylaş:

©2018 Учебные документы
Рады что Вы стали частью нашего образовательного сообщества.
?


s-e-t-a-1-y--l-l------111.html

s-e-t-a-1-y--l-l------116.html

s-e-t-a-1-y--l-l------120.html

s-e-t-a-1-y--l-l------125.html

s-e-t-a-1-y--l-l------13.html